.... ....



CAN GÜNEYEVLER KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ COM

23/11/2006

BAĞIMSIZ YAYINCILIK

Şimdi Ekranlarınızda Latin Amerika: TeleSUR
2.08.06 17:09
zaman: 113 days


YAZAR: ERHAN ÜSTÜNDAĞ



Dört Latin Amerika ülkesinin ortak kurduğu televizyon kanalı TeleSUR'un sloganı "Bizim Kuzeyimiz Güneydir". Kanalın direktörü Aharonian, "Kendimize kendi gözmüzden bakmak için" diyor "Latin Amerika'nın hegemonya karşıtı ilk telekomünikasyon projesi"...



"Ticari medyanın yaydığı fikirler ve imgelerle boğulmuş Latin Amerikalılara kendi seslerini geri vermek için kurulan bir proje".

Arjantin, Uruguay, Brezilya ve Venezüella ortak üretimi  Telesur televizyonunun genel direktörü Aram Aharonian geçen yıl mayıs ayından beri uydu üzerinden yayında olan kanalı böyle tanımlıyor.

"Bu televizyon projesi kendimizi kendi gözümüzden görmek ve kendi problemlerimize kendi çözümlerimizi bulma ihtiyacı sonucunda ortaya çıktı. Eğer bu noktadan başlamazsak Latin Amerika'nın birleşmesi hayali bayrağa çakılan bir selamdan öteye gidemez".

BİA²'nin 3-5 Kasım'da İstanbul'da düzenleyeceği Uluslararası Bağımsız Medya Forumu'na katılacak olan Aharonian'a göre TeleSUR "Latin Amerika'nın ilk hegemonya karşıtı telekomünikasyon projesi".

Tüm kıta TeleSUR ekranında

Kanal, kıta boyunca yaygın olarak izlenen CNN ve Univision's ciddi bir rakip olmak üzere yola çıktı ve şimdiden bunu başarmış durumda. Açık adı Televisora del Sur (Güneyin Televizyonu) olan kanalın ana merkezi Caracas, Venezüella'da.

Kurulan şirkete Arjantin ve Venezüella hükümetleri ortak. Brezilya ve Uruguay'daki kurumlar da hisseleri olmasa da destek veriyor. Yeni kanalın sloganı ise "Bizim Kuzeyimiz Güneydir".

Uluslararası yürütme kurulunda Venezüella İletişim Bakanı Andres Izarra, Aram Aharonian, Buenos Aires'de yayın yapan Channel 7'den Ana de Escalom, Brezilya gazeteciler sendikasından Beto Almeida ve Küba Radyo-Televizyonu'nun eski başkanı Ovidio Cabrera bulunuyor.

Aharonian, "Yeni bir içerik de oluşturamazsak hiçbir şey başaramayız" diyor. Bu yüzden TeleSUR'la birlikte bir başka proje de yola koyuldu: Latin Amerikan İçerik Fabrikası (Factory of Latin-American Contents-FLACO).

"FLACO üretim yapmayacak fakat Latin Amerika'daki belgeselleri, programları, filmleri toplayan bir enstitü olacak. Bir senelik diziler de üretmeyi planlıyoruz, eğer beş sene içinde bunu becerebilirsek alkışı hak ederiz".

Devlet televizyonunun ötesinde yeni bir model

La Jornada gazetesinin, TeleSUR daha yayına geçmeden önce ilişkiler kurmak üzere kıtayı turlayan Aharonian ve Kolombiyalı televizyon programcısı Jorge Enrique Botero'yu Meksika'da yakalayıp gerçekleştirdiği söyleşiyi çevirerek yayınlıyoruz.:

Latin Amerikalılara kendi seslerini geri vermek ve birleşik bir Latin Amerika... Bunlar yeni fikirler değil.

Bu birçok yoldaşımızın geçmişte gerçekleştirmek için mücadele ettiği ve yolda kaldığı bir hayal. Şimdiyse bu hayal gerçeğe dönebilir çünkü Latin Amerika beş sene öncesine göre çok farklı bir yer haline geldi. Bu sürede büyük yol kat edildi.

Örneğin tarihinde ilk defa Venezüella'da petrolden gelen kazanç halka geri dönüyor ve ortaya çıkarılan fazla bir Latin Amerika'nın iletişim üzerinden birleşmesini öngören gelir TeleSUR gibi bir projenin ortaya çıkması için destek sağlıyor.

TeleSUR ekonomik yapı açısından diğer alternatif medyadan ayrılıyor. Onlara göre sizin kaynaklarınız oldukça bol.

Bu girişimi esas bu yüzden önemli görüyorum. 500 tane, bin tane küçük alternatif medya kuruluşu olacağına kaynağı, sermayesi olan bir tane büyük birleşim ortaya çıkacak.

TeleSUR devlet etkisinin dışında kalabilecek mi?

Çekirdek sermaye devletten geliyor. Yıllar süren neo-liberal politikalardan sonra Latin Amerika'da devlet ilk defa yurttaş merkezli projeler çıkarmaya başladı. TeleSUR on yıllardır alternatif ve topluluk medyasının yaşattığı, geliştirdiği değerleri aynen takip edecek ama artık marjinal olmaktan çıkarak doğrudan kitle iletişimini hedefliyoruz.

Ticari televizyonların yaptıklarının tam tersini yapmaya odaklanacağız. Sosyal hareketlerin, halkların, toplulukların ve şehirlerin önünde duran, onları sürükleyen bir role oynayacağız.

Botero: Toplulukların kendi sözlerini söyleyecekleri bir saatlik bir program yeri şimdiden ayrıldı ve hazır.

Chavez'e eleştirel bakanlar TeleSUR'u şimdiden "TeleChavez" diye adlandırmaya başladılar. Resmi bir hükümet kanalı olmaktan nasıl kurtulacaksınız?

Her şeyden önce bu kanal hükümetler tarafından yönetilmiyor. Yürütme kurulu profesyonel gazetecilerden oluşuyor ve Izarra dışında hiçbirinin herhangi bir hükümetle bağlantısı yok. Fikir şu: hükümetler kanalı sürekli finanse etmeyecek, farklı katkıların desteklerin alınabileceği ikinci bir mali kaynak bulunacak. Örneğin FLACO'nun finansmanı tamamen destekçiler tarafından karşılanacak.

Bu tip projeler için destekçi bulunabiliyor mu?

Daha şimdiden 10 gönüllü destekçimiz var. Corporación Latina de Fomento, Mercosur, PDVSA, PetroBras, Petroamérica ve bazı havayolları ve turizm şirketleri. TeleSUR'dan ticari beklentilerinin onların mesajlarını alacak izleyici sayısıyla karşılandığı bu yeni iş modeline hepsi destek veriyor. Hayatta kalabilmek için işin ticari yanını da düşünmek vazgeçilmez.

Tüketici reklamları olmayacaksa da özel ve kamu kurumlarının reklamları yayınlanacak ama tek bir şartla: Destekçiler editoryal çizgiye karışmayacak.

Şu an için ana destekçi Venezüella hükümeti, bu durum yayın çizgisini nasıl etkileyecek?

Venezüella hükümetinin kendi televizyon istasyonu var. Bu proje Güney Amerika hükümetlerinin birlik ihtiyacıyla, ulusal projelerin yetersiz kalmasıyla ilgili. Bağımsızlık yönetim kurulunda çoğulculuk ve hükümet dışı finansman kaynaklarının bulunmasıyla sağlanıyor.

Kendimizi siyasi ve haber odaklı bir kanal oluşturmak konusunda yeterince özgür hissediyoruz, şu ana kadar hükümetlerden hiçbir müdahale olmadı. Kuruluş çerçevemiz bölgesel birliktelik ve neo-liberal küreselleşmeye karşı durmamızı önleyecek herşeyi dışlıyor.

Botero: Bir macerada Red Kit vahşi batıda küçük bir gazete çıkaran bir gazeteciyi koruması altına alır. Gazetenin düsturu "bağımsızlık her zaman, tarafsızlık hiçbir zaman"dır. Ben de bu sözün altına imzamı atarım.

Aharonian: Başlarken, TeleSUR uydu üzerinden birbirini tekrar eden sekiz saatlik üç paket yayın yapacak. Yayın içeriğinin çoğu özgün olacak. Yayının vurgusu haber, tartışma programları ve röportajlar üzerine. Ayrıca kıtanın dört bir tarafından katılmak isteyen herkesin yapımlarına açık olacak.

Botero: İlk olarak elimizdeki malzemenin kalitesine bakıp sıraya koyuyoruz. Daha sonra barındırdığımız büyük çeşitliliği yansıtacak değişken bir yayın programına geçeceğiz. Kıta genelinde kendi muhabirlerimizi bulundurmanın yanı sıra destek verecek bir gazeteciler ağı kurmak da istiyoruz.

İyi işler çıkaran bağımsız medya ile ortaklık kurmak her ülkede TeleSUR'un yayınlarını vermelerini sağlamak istiyoruz. Bu sayede her gün haber saatinde kıtanın her yerinden haberimiz olacak. Bununla birlikte kendi gündemimizi oluşturmayı ve ticari medyanın görmezden geldiği konuların üzerinde durmayı hedefliyoruz. Hikayeleri tabii ki önem sırasına koyarak ama başından sonuna kadar, hiçbir şeyi atlamadan vermek istiyoruz.

Bu pek çok ilerici gazetecinin yapmaya çalıştığı bir şey ama bugüne kadar alternatif ajanslar, topluluk radyoları ve gazeteleri kurmaktan öteye gidemediler. Kitle iletişimde bir televizyon, bu büyüklükte bir proje hiç başarılamadı.

Aharonian: Projeyi oluşturma kararımız gücünü piyasanın hiç olmadığı kadar doygunluğa ulaştığı bugünlerde televizyon yayıncılığının düşmanın eline bırakılamayacağına inancımızdan geliyor. Venezüella hükümeti alternatif radyo ve topluluk radyolarına çok önem veriyor ama kitlesel iletişimi düşmanın eline bıraktı.

Bugün alternatif medya genel dinleyici/izleyicinin ancak yüzde 5 ila 7'sine ulaşıyor; bu yüzden kitle iletişimi çok önemli. Bir Latin Amerikan CNN'inin, halkın CNN'inin kurulmasını Fidel Kastro Havana'da düzenlenen bir toplantıda önermişti. TeleSUR, bir CNN modeli değil. İnsanların artık televizyonun karşısında, söylenen her şeyi alan pasif izleyiciler değiller. Artık izliyorlar ve satır aralarını okumaya, söylenmeyeni öğrenmeye çalışıyorlar.

Botero: Kendimizi ticari televizyonlardan bir çok şekilde ayrıştıracağız: yapım stili, söylem tonu, kamera kullanımı... Mesela söyleşi tonunda yayın yapacağız, izleyiciyi de işin içine katacağız ama bunu ticari televizyonlar gibi saldırgan bir biçimde yapmayacağız.

Sunucularımız bilgilendirici bir şekilde haber verecek. Onlar haberci olacaklar, sadece kayan yazıları okuyan kuklalar değil. Gazeteciliği tekrar temize çıkartmak istiyoruz. Kameralarımız sokağa dönük olacak, başkalarının bulamadığı açıları arayacaklar.

Bu rekabetçi bir konsept mi? Eğer insanların telekumandanın ucunda iki seçeneği olacaksa hangisini izleyecekler, CNN'i mi TeleSUR'u mu?

Tabii ki TeleSUR'u. Biz olan biten herşeyden haberdar olacağız çünkü muhabirlerimiz her zaman olayın merkezinde olacaklar. Sosyal hareketlerin kendilerini ifade edebilecekleri kanallar açacağız.

20/10/2006

Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı

Yaşam Öyküsü

1912’de Van’da doğdu adı Mehmet’ti;  anasını babasını hiç bilmedi. Kendi anlatımıyla, “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriydi”. Van’dan Adana’ya getirdiklerinde çok küçüktü. Çocuğu olmayan,  fakir bir ailenin yanına verdiler. Onları, amcası ve yengesi biliyordu, öyle çağırıyordu. Anlaşılan, amca -yenge demesi istenmiş, böyle hatırlıyordu Mehmet. 

 Mehmet, evin bireyiydi artık. Evdeki keçilerden, ineklerden, tavuklardan o sorumluydu. Onları gütmek, yemlemek onun işiydi. İşe, çobanlıkla başlamıştı.Getir-götür işleri de doğal olarak ona aitti. Hayvanları seviyor, onları karanlık basıncaya kadar kırlarda tarlalarda güdüyordu. Ağaçların tepesinde meyve topluyor, günlük yiyeceğini çıkarıyordu. Yaşamındaki en önemli şey ise: Mehmet türkü söylüyordu!

Mehmet altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Bu işgalin ardından Adanalılar toplu olarak Toros Dağları’na kaçtılar. Bu bir göçtü. Bu göç,  “kaç- kaç yılları” olarak anılır. Mehmet de amcası ve yengesiyle bu göçün içerisindeydi tabii.

 

Kaç- kaç yılları boyunca Mehmet, hep çalışıp, verilen işleri yapmayı başardığı halde, yengenin hoşnutsuzluğu hiç bitmiyordu. “ Kaç- kaç”ta bir gün Mehmet’in eline bir testi verip, bize su getir diyorlar. Mehmet, hiç itiraz etmeden gidip, su arayıp buluyor. Ne kadar zaman içinde su bulmuştur, onu hatırlamıyor. Suyu getirdiği zaman, birde bakıyor ki amca ve yenge de dahil, kafile yok olmuş. Mehmet bir testi suyla dağ başında kalıyor. Geceleri incir ağaçlarının üzerinde uyuyarak, meyve yiyerek, kaç gün kaç gece kaldığını hatırlamadan yaşıyor. Bir yandan da amca ve yengesinin içinde bulunduğu kafileyi aramaya başlıyor. Sonunda onları buluyor. Amcası, Mehmet’i görür görmez sarılıp ağlamaya başlıyor. Belli ki çok üzgün. Yengede tıs yok. İşte o zaman, Mehmet kasıtlı olarak terk edildiğini anlıyor, belli etmemeye çalışıyor. Mehmet’i gören konu komşu ise çok seviniyor. Mehmet, işte ailenin bu davranışından onların, gerçek amcası ve yengesi olmadığını anlıyor.

 

Mehmet, çok sağlıklı bir çocukmuş. Doğanın bütün olanaklarını kullanmasını, doğayı sevmesini bilmiş, yaşamı boyunca zorlukları yenmiş, içine sindirebildiği dönemleri hiç unutmamış. Çocuk denecek yaşta savaş denen şeyin, ne demek olduğunu içinde yaşayarak, seferberlik türküleri, marşlar söyleyerek öğrenmiş. Kaç -kaç’ da Adana’da çok güzel türküler öğrendiğini hep söylerdi. Türküler öğreniyor, türküler söylüyor, komşular, özellikle kadınlar, dinleyicilerinin başında geliyor. Bu türküler, müzik duygularını pekiştirmede ve değiştirmede önemli rol oynuyor. İlk türkü repertuarını böyle oluşturuyor. Bir Ruhi Su olgusunun oluşmasının önemli adımlarıydı tüm bunlar.

 

Adana’ ya döndükten sonra, Mehmet, aile ile bin bir güçlükle, yaşamını sürdürüyor.  Yenge hala çok rahatsız; Mehmet ile uğraşmaya devam ediyor, sudan bahanelerle Mehmet’i hırpalayıp, dövüyor. Bir gün yine,  sıradan bir kusurunu bahane ederek Mehmet’i dövmeye başlıyor. Bir türlü hırsını alamıyor, Mehmet’i ağaca bağlıyor ve kamçı ile dövüyor. Bu dayak, belki de Mehmet’in yaşamının dönüm noktası oluyor. Onun bu kötü yaşamını komşular da biliyorlar. Mahalleden arkadaşı olan Hüseyin’ in annesi, Mehmet’i çok severmiş. O gün ona,  “Seni Hüseyin’in okuluna götürmemi ister misin ?” diye sormuş. Mehmet, korkudan sadece başını sallayarak, evet diyebilmiş.

 

Hüseyin’in okulu öksüzler yurduydu. O zamanki adı ile Dar-ül Eytam. Hüseyin’in annesi Mehmet’i, Adana’nın tanınmış ailelerinden Suphi Paşa’ya götürüyor ve tavsiye mektubu alıyor. Sonra da öksüzler yurduna götürüp, bu mektubu veriyor. Müdür, görevlilere, “ bu çocuğu hamama götürün, ona temiz elbise ve çamaşır getirin”  dediğinde, Mehmet okula alındığını anlıyor. Tüm bunlar, amcanın ve yengenin haberi olmadan yapılıyor. Yeni elbiseleriyle Mehmet’i okulun bahçesine salıveriyorlar. O günleri şöyle anlatırdı: “ Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu şaşkındım”

 

On yaşından itibaren, okullardaki yatılı yaşamı başlıyor, önce çocukluğunu yaşamaya başlıyor öksüzler yurdunda. Aynı zamanda müzik yaşamı da başlamış oluyor. Mahallede olduğu gibi burada da sesinin farkına varıyorlar. Türküler, marşlar söyletiyorlar. Sonra da taburun önünde yürüyen gruba alıyorlar. Yaşı büyük olduğu için sınıf atlatıp, 3. sınıfa kabul ediyorlar.  Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir, yurda bir keman aldırtıp, Mehmet’ i kemana başlatıyor.  Dördüncü sınıfta kemana başlayan Mehmet, böylece, klasik müziğe de ilk adımını atmış oluyor.

 

Yıl 1925. Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştur. Türkiye’deki tüm öksüz yurtlarına, müziğe yetenekli, sesi güzel çocukların, sınav sonucu müzik öğretmen okullarına yollanması için bir bildiri yollanır. Adana Öksüzler Yurdundan dördüncü Sınıf öğrencisi Mehmet, beşinci sınıftan Şaban sınava girerler. Mehmet sınavı kazanır,  Şaban kazanamaz. Okul Müdürü Mehmet’i çağırarak, “sen bir sene daha bu okulda okuyabilirsin ama Şaban açıkta kalır, bu yıl onu kazanmış gibi gösterelim, sen nasılsa seneye yine sınava girersin.” der.  Mehmet kabul eder. Gerçekten de kendisi giderse arkadaşı açıkta kalacaktır. Bir yıl sonra, sınavı kazanacağından emindir Mehmet. Bir yıl sonra beşinci sınıftan Mehmet ve Suphi girer sınava ve ikisi de kazanır. Kayıt işlemleri için dosyalar Ankara’ya gider. Bu sırada, dönemin Savunma Bakanı Recep Peker’den öksüz yurtlarına bir başka bildiri gelir. Bu bildiride:  “ okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek.” denmektedir. Ruhi Su o günleri de şöyle anlatmıştı:

 

 “Bize bunu duyurdular. Çok üzüldüm ama yerimi Şaban’a verdiğime hiç pişman olmadım. Suphi, ben ve diğer arkadaşlarımla birlikte, İstanbul Halıcıoğlu askeri Lisesi ne gidecektik. Yeniden müzik öğretmen okuluna nasıl gideceğimi düşünmeye başlarken,  askeri okula gitme hazırlıklarımız başladı. Doktor kontrolünden geçtik. Göz muayenesinde az görüyormuşum numarası yaptım ama, sağlam olduğuma karar verdiler. O ara isimlerimizden dolayı, küçümsendiğimizin farkına varıyorduk. İsimlerimizi değiştirmeyi veya ek bir isim almayı kararlaştırdık. Ökkeş, Durmuş, Cumali, Ali Merdan gibi isimleri bırakarak “kibar” isimlerimizle İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi ne geldik. Artık ben, Mehmet Ruhi idim.  (...) İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri bize yol gösterdiler. Beni kendi yurtlarındaki Ahmet Muhtar Bey ile tanıştırdılar. Akşam oldu mu kantinde toplanırdık. Ağabeyler “hadi Ruhi çal” derlerdi. Keman çaldırırlardı. Bir akşam yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi “ Ne yapıyorsunuz? Bu ne rezalet?” dedi. Kemanı kaptığı gibi ayaklarının altına alıp, kırması bir oldu.

Birkaç gün sonra, okul komutanı beni çağırdı. Kemanın parasını vermek isteyince, kabul etmedim. Çok üzülmüştüm. Aklım fikrim Müzik öğretmen Okulu’na nasıl gidebileceğimdeydi. Buradan ayrılmanın yollarını arıyordum. Bir gün, Ahmet Muhtar bey Ankara’ya gelebilir misin diye sordu.  Hiç bir şey düşünmeden gelirim dedim. Askeri Lise’ den kaçmaya karar verdim. Kimliğim Müdüriyette idi. Arkadaşlarım aralarında para topladılar. İki kimliği olan bir arkadaşım da kimliğinin birini bana verdi. Yanımda sahte bir kimlikle bavulumu hazırlayıp, trene bindim. O zamanlar trenlerde çok sıkı kontrol yapılırdı. Tam Polatlı’ya yaklaşırken, polisler geldi, sorular sormaya başladılar. Nereye gidiyorsun, nerede kalacaksın?  Kimliğimi aldılar ve ‘yarın, merkezden gel al’ dediler. İstasyonda indim. Sırtımda koskocaman bir bavul, önce Ulus, sonra Cebeci’ ye yürüdüm. Nihayet Müzik Öğretmen Okulunun önüne geldim. Ahmet Muhtar beyi buldum. Beni görünce şaşırdı. Nasıl geldiğimizi sordu.  Kaçtığımı söyleyince derinden bir “eyvah” çekip, beni, Askeri Liseler Müdürlüğü’ ne yolladı.  Sırtımdan bavulu indiremeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Konuşmaya başlamamla birlikte gözümden yaşlar boşandı. Masada bir albay oturuyordu. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan da ağlamaya devam ediyordum. Albayın da gözlerinin dolduğunun farkına vardım. Ama cevabı şu oldu: “Seni kabul edersem herkes askeri okuldan kaçar.”  Sen okuluna dön, oradan dilekçe ile başvur.”

 

Ruhi büyük umutlarla gittiği o yolu iki inzibatla o akşam geri dönmek zorunda kaldıKaçtığı için hemen hapse attılar. İki gün orada kaldı, ama kaçtığına pişman olmadı. Müzik Öğretmen Okulu’na gitmenin yollarını daha kapsamlı düşünmeye başladı. “O yıllarda, askeri okullara girme isteği çok fazlaydı. Öksüzler Yurdundan gelen çocuklar da isteğe bağlı olarak Gülhane Askeri Hastanesi’nde sağlık kontrolü yaptırıyorlardı. Çürük çıkan olursa, başka okullara gönderiliyordu. Okul komutanına çıkıp, beni hastaneye sevk etmesini istedim. Herkes askeri okullarda okumayı isterken, benim müzik okuluna gitmek isteyişime şaşırıyorlardı.  Muayenelerim başladı.  Göz muayenesinde, bütün harfleri yanlış okudum ama, doktorlar öksüzüm diye acıyıp sağlam raporu verdiler. Oradan kulak muayenesine gittim. Kulak doktoruna durumumu anlattım. İsteğimi tekrar tekrar söyledim. Beni çürük çıkarması için yalvardım. Hiç unutmuyorum “iltihap üzenesinden dolayı mektebe devam edemez”  diye rapor verdi. Çok sevindim. Arkadaşlarım ve ağabeyler Müzik Öğretmen Okulu’na dilekçe yazdılar. Hazırlanmaya başladım. Okuldan dilekçeye yerimiz yok alamayız diye cevap geldi.

Çürüğe çıktığı için, Askeri Okul ile ilişkisi kesilen, Mehmet Ruhi, Adana Öksüzler Yurduna geri gönderilir. Adana Lisesi parasız bir okuldur. Önce oraya girer, sonra da Öğretmen Okuluna geçer. Okulda teneffüslerde keman çalmaya devam eder. O sıralarda Adana’da, bir sinemada sessiz filmler oynatılmaktadır. Bu sinemada, küçük birde orkestra var. Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapıyor. Orkestradaki Avusturyalı Ervix Adana Öğretmen Okulunun da keman hocası. İlk klasik batı müziği parçalarını ondan öğrenir Mehmet Ruhi.

 

Askeri Liseden Adana Öksüzler Yurdu’na dönüp, oradan da Öğretmen Okuluna geçtikten sonra, aşık olduğu ebe–hemşire olarak çalışan bir hanımla evlenir. Bir oğulları olur, adını Güngör koyarlar. Müzik Öğretmen Okulu’na geçtikten sonra eşi de Ankara’ya tayin olarak, Numune Hastanesi’nde çalışmaya başlar.

 

Eylül ayında, Ankara Müzik Öğretmen Okulunun giriş sınavı yapılacaktır. Yine arkadaşları aralarında para toplarlar.“Ankara’ya gittim ve sınava girdim. Sınavda ‘ne çalarsın’ diye sordular, ben de “morsolar”(parçalar) dedim. ‘Bir konçerto çal’ dediklerinde çok şaşırdım. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Müzik imlası ve armoni sözlerini de ilk kez duyuyordum. Öğretmenlerden biri, sınava hazırlanmam için Vivaldi Sol Majör keman konçertosunu verdi. Bir arkadaştan ödünç keman buldum. Bir otel odasında gece gündüz çalıştım. Sınavı başarı ile verdim. Ulvi Cemal Erkin’in ‘son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girmeli’ teklifine, tüm öğretmenler katıldılar.”

Böylece Mehmet Ruhi, Müzik Öğretmen Okulu’na giriyor. Gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilme koşuluyla... O ilk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumayı hak etti.  O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için Su soyadını aldı ve adı Mehmet Ruhi Su oldu.

 

Müzik Öğretmen Okulundan, Ankara Riyaseti Cumhur Orkestrasına seçilerek orada çalışmaya başladı. Aynı zamanda müzik öğretmeni olarak da, İkinci Ortaokul ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ nde çalışıyordu.

 

Mehmet Ruhi Su, konservatuarın opera bölümü öğrenciliğini sürdürürken, bir hocası keman çalışmasının ses tellerine zarar vereceğini, sesinin zayıf çıkacağını söyleyerek, bir tercih yapmasını istedi. Bunun üzerine,  Ruhi Su, kemanı bırakmak zorunda kaldı.

 

Devlet Konservatuarı’nda  (1936–1942) opera sanatçısı olarak çalışmaya başladı. 1945 yılında Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakmak zorunda kaldı. 1952 yılına kadar Devlet Operası’nda çeşitli operalarda oynadı: “Bastien Bastienne”, “Madam Butterfly”, “La Boheme”, “Satılmış Nişanlı”, “Fidelio”, “Maskeli Balo”, “Yarasa”, “Figaro’nun Düğünü”, “Rigoletto”, “Aşk İksiri”. En son “Konsolos” operasının provasındayken, göz altına alındı ve tutuklandı. Opera yaşamı böylece noktalandı. Operada çalışmaya başladığı yıllarda ilk evliliği de anlaşmazlık sonucu sona ermişti.

 

Opera yaşamı, 1952’de son bulunca, türkülere ağırlık verdi. Çocukluğunda başladığı türkü söyleme işine Öksüzler Yurdu’nda, Öğretmen Okulu’nda, Müzik Öğretmen Okulu’nda, Askeri Lise’de, Konservatuar’da ve Opera’dayken de hep devam etmişti. Operayı çok seviyordu ama türkü söylemekten de hiçbir zaman vazgeçmemişti. Opera çalışmalarından sonra, zamanını türkü söylemekle ve derlemekle geçiriyordu. Konservatuarda türküleri, dinleyen hocalarından Markovich, “Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum” demişti.Markovich zamanın Radyo Müdürüne Ruhi Su’dan övgüyle söz etmiş. Onbeş günde bir Pazar günleri saat 10’da “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” anonsuyla sunulan radyo programı böyle başlamış,1943–45 yılları arasında çok ilgi görerek devam etmişti.

Ruhi Su’nun söylediği türkülerin çoğu, alevi deyişleri ve alevi nefesleriydi.  Ali İzzet’ ten ; ‘Bir Allah’ı Tanıyalım Ayrı Gayrı Bu Din Nedir’, Pir Sultan Abdal’dan; ‘Gelin Canlar Bir Olalım’, Muhyi’den ‘ Zahit Bizi Tan Eyleme’ gibi nefesler söyleyen Ruhi Su’yu, alevi türküleri söylüyor, komünizm propagandası yapıyor diye susturdular. O dönem, egemen güçler, alevi nefesleri söylemekle, komünist olmayı eş anlamda algılıyorlardı. Oysa olay, nefes ve türkülerin, toplumsal içeriğinin şimşekleri üzerine çekmesiydi. Nefesler ve deyişler, ezilen Anadolu halkının özünde güçlü bir silahtı. Alevi nefeslerini, alevi müziğini geniş halk kitlelerine kararlılıkla ilk duyuran Ruhi Su’ dur. O Alevi müziğinde, halkların yıllar süren başkaldırı mücadelesini görmüştür.

 

Bir gün, Mesut Cemil, Ruhi Su’ ya aleyhindeki söylentilerden söz edip, ‘ Ruhi’ciğim seni harcamayalım, bu programa bir müddet ara verelim’ diyor. Ruhi Su, “ben bu yolda harcanmaya razıyım” dediyse de, Mesut Cemil, Ruhi Su’nun radyodaki işine son veriyor. Yıl 1945–1946. O sırada Ruhi Su Ankara’da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam ediyor. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ayrıca bir korosu var. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka Hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne geliyor, dünya görüşleri arasındaki yakınlık, türkülere karşı duydukları ortak sevgi, aralarında güzel bir arkadaşlığın temellerini atıyor.1950 yılı baharında Ruhi Su’nun Sıdıka Hanımla arkadaşlığı, türküler temelinde filizlenen ve uzun yıllar devam edecek olan bir aşka dönüştü. Her ikisi de, birbirlerinin, o yıllarda sıkı takip altında bulunan TKP (Türkiye Komünist Partisi) ile ilişkili olduklarını aynı sıralarda keşfettiler. İlişkileri gelişmekteyken, geniş kapsamlı TKP tevkifatı başladı. Artık özgür ve güzel günlerinin sonunun geldiğinin farkındaydılar. TKP tevkifatını izlemeye ve sıralarını beklemeye başladılar.Bu arada Ruhi Su’nun korosu kapatıldı. Sıdıka Hanım’ın fakültedeki hayatı zorlaştı. 1952 sonbaharında, 11 Kasım günü sabaha karşı Sıdıka Hanım’ın evine polisler gelerek onu Birinci Şubeye, oradan da Istanbul’a, ünlü Sansaryan Han’a götürdüler.

Aynı sıralarda Ruhi Su’nun da tiyatrodan bir arkadaşının (!) ihbarı üzerine, opera binasından çıkarken polisler tarafından derdest edildiğini ve kendisi gibi önce Birinci Şubeye, oradan da Sansaryan Han’a götürüldüğünü Sıdıka Hanım ancak beş ay sonra öğrenebilecekti.

 

Sansaryan Han’ın en alt katındaki hücrelerden birinde beş ayı aşkın bir süre kalan Ruhi Su, orada ağır işkence gördü. Tabutluğa kondu. Harbiye Cezaevine getirmek için iyileşmesini beklemek zorunda kaldılar. Cezaevine getirildiğinde, Sıdıka Hanımla görüşebilmek için nişanlanmaya karar verdiler. Yüzüklerini takarlarken Ruhi Su tanınmaz bir haldeydi. Adalet tarihimizin en karanlık sayfalarını oluşturan sistematik işkence uygulamasının talihsiz kurbanlarından biri olan Ruhi Su, bu olayları hiçbir zaman dile getirmedi. Uğradığı haksızlıklardan kendisine kahramanlık payı çıkartmayı hiç düşünmedi.

Harbiye Cezaevi’nde üç buçuk yıl kaldılar. Haftada bir, ancak on dakika görüşebiliyorlardı. Her gün resmi kanallarla, teskere yazısı yazıyorlar, ayrıca gayri resmi kanallarla da mektuplaşıyorlardı. Hanım mahkûmlar hayli uğraş verdikten sonra, her gün öğleden önce Merkez Kumandanlığı’nın bahçesine, Jandarmalar eşliğinde hava almaya çıkıyorlardı. Bahçeye çıkarken erkeklerin kaldığı koğuşların önünden geçerlerdi. Erkeklerin koridorları bu bahçeye bakıyordu. Bahçede kalınan süre içinde Ruhi ile Sıdıka pencereden yakılan ışıklarla ve bedenlerinin devinimleriyle haberleşiyorlardı. Bu günlerin izlerine Ruhi Su’nun bazı türkülerinde rastlamak mümkündür.

 

Hapishanede Ruhi Su’ya önce sazını vermediler. Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu, tahta paspas saplarınlardan ona bir bağlama yaptı. İki sene bu bağlamayla çalıştı. Ancak iki sene sonra izin çıkınca Ankara’dan bağlamasını getirtebildi.

 

Merkez Kumandanlığı Cezaevi’nde 156 kişiydiler. Hanımlar bir ara 17 kişi oldu. Tahliyelerle önce 7 kişi, sonra 2 kişi kaldılar. Biri Sıdıka Hanım idi. Erkekler siyasi mahkûm olarak üç koğuştu. Koğuşlarda aralarında eğlenirlerdi. Türküler söyler, şiirler okur, tiyatro oyunları sahneye koyarlardı. Ruhi Su, bu arkadaşları arasından bir koro oluşturdu. Konserler yaptı. Onlarla çalıştı. Onlardan türküler derledi. Türküler söyletti. Her gün, ses egzersizi yapardı. Bunun için cezaevinin tenha köşelerini seçerdi. Tuvaletlerde, aralıklarda çalışıp, arkadaşlarını bıktırmamaya uğraşırdı. Bu arkadaşlarının, hiçbir gün şikâyet etmediklerini söyler, hapishane arkadaşlarından hep sevgi ve minnetle söz ederdi.  Tuvaletlerde ve koridorlardaki çalışmalarını, türkü söyleyişini, kadınlar koğuşu da dinlerdi. Yeni bir türkü öğrendiği veya bestelediği zaman çok yüksek sesle söylerdi. Askerler, subaylar da şikâyet etmezlerdi. Kimbilir, belki onlar da dinlemek istiyorlardı!

Mahkeme de aynı binanın içinde oldu. 1952 tevkifatı sanıkları için özel mahkeme salonu yapıldı. İstanbul’un göbeğinde yattılar, yargılandılar, açlık grevleri oldu. Basının kılı bile kıpırdamadı. Basın, sadece tutuklamayı duyurmuştu. Ruhi Su ve Sıdıka Hanım beşer yıla mahkûm oldular. Erkekler Adana Cezaevine, iki tutuklu kadından biri olarak kalan Sıdıka hanımı Sultanahmet Cezaevi’ne gönderdiler.

 

Mahkeme sonuçlanır sonuçlanmaz nikâh muamelesine başlandı.  Behice Boran ve Eşi Nevzat Hatko, Su çiftinin nikâh şahitleri oldular.

 

Ruhi Su hapishanede, türkü çalışmalarının dışında, boncuk çantalar, tahta kutular yaptı. Resim çalıştı. Portreler yaptı. Koğuşun penceresinden ışıklarla haberleşmelerini anlatan motifler çizdi. Sıdıka Su, bu motifleri nakışlayıp, kullanılır hale getirdi. Koğuşta ancak ellerine geçtikçe, kitap gazete okuyabiliyorlardı. Her şey çok kısıtlıydı.

 

Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara’dan İstanbul’a Sansaryan Hanı’na gelişini anlatan türkü, “Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde”dir “Mahsus Mahal” türküsü, doğrudan Sıdıka Hanım’la ilgilidir. Tabutluktayken hazırladığı bir türküdür. Ruhi Su’yu İstanbul’dan Adana’ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. “Hasan Dağı Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak” türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır.

 

Nazım Hikmet’ten Kuvay-ı Milliye Destanını, cezaevinde düşünmeye başlamıştı.1960 ‘tan sonra besteyi tamamladı. Şeyh Bedrettin Destanı’ndan bir parça ve Üç Selvi’yi bestelemeyi ise 1974 yılına kadar tamamladı. Adana Cezaevinde, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın, “Almanya’da Çöpçülerimiz” şiirini bestelemiştir. 

 

Ruhi Su, Nazım Hikmet’in şiirini, besteleyen ilk sanatçıdır. 1950 yılında Süvarinin Türküsü’nü yapmıştır (Dört Nala Gelip Uzak Asya’dan). Sonra Fransa’da Yves Montand, Nazım Hikmet’in “Akrep Gibisin Kardeşim” şiirini besteledi. 1963’de Nazım Hikmet’in ölüm haberi geldiğinde Ruhi Su “Kara Bir Haber Geldi” ağıtını, bir türkü ezgisini yorumlayarak söyledi. Bu türkünün sözleri Ruhi Su’ya aittir.

 

Operada iken, “On Beşlere Ağıt” ve “Baladız Destanı” nı yapmıştı (ezgi ve söz Ruhi Su). İşte, hapishanede işkenceyi bu türküler için gördü.

 

1958 yılının Haziran ayında tahliye oldular. Ruhi Su, sürgün yeri olan Çumra’ya gönderildi. Sıdıka Hanım Ankara’ya mevcutlu olarak gitti. Ruhi Su Çumra’da ucuz bir otele yerleşti. Eşi ailesinin yanında kaldım.

 

Ruhi Su, Çumra’ya hemen uyum sağladı. Çumra halkı ona ilgi duyuyordu. Radyodaki haberleri, parkta dinliyor, türkü programlarını kaçırmıyordu. İnsanlar yanından geçerken, ‘üzülme bu da geçer’ diyorlardı. Sıkı sıkı iş arıyor, Ankara’ya nakli için çalışıyordu. Yazdığı dilekçelere ret cevabı geliyordu. Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün, Ruhi Su’nun naklini istemiyordu. Çumra savcısı ve hâkimi ise onu Ankara’ya göndermeye uğraşıyorlardı.  Savcı, Ruhi Su ile iyi ilişkiler içindeydi. Ondan cura dersi alıyordu. Her sabah otele uğruyordu. Mutlaka naklini yaptıracağını söylüyordu. Ruhi Su’ya Çumra cezaevinde bir de konser verdirdi.

Çumra’da Ağustos sonuna kadar kaldı. Sonunda savcı İstanbul’a naklini yaptırmıştı. O da, savcıya ve Çumra halkına, istasyondaki bir salonda coşkulu bir konser verdi. Çumra halkı salonun dışına taşıyordu. Herkes ondan yana olduğunu, nakli için el altından yardım ettiğini anlatıyordu. Ruhi’yi ertesi gün yolcu ettiler.

 

Böylece Ruhi Su, Kemal Aygün’ün muhalefetine rağmen Ankara’ya geldi. Ankara’da dostu Celal Cündoğlu, Etimesgut’ta Su ailesine bir işçi lojmanı verdi. Bu lojman, Etimesgut’a 2 km uzaklıktaydı. Bir tarla ortasında, elektriği ve suyu olmayan, kerpiçten yapılmış, iki oda bir sofa ve tuvaletten ibaretti. Mevcut eşyalarıyla (bir gaz sobası, bir kilim, birkaç parça kapkacak) lojmana yerleştiler. Celal Cündoğlu ayda 100 Lira da para veriyordu. Sümerbank basmalarıyla perde yaptılar, aynı basmalarla, Ruhi Su nun tahta ve mukavvalardan yaptığı dolapları da kapladılar. Çok şirin bir evleri oldu. Sabahları Ruhi, su getiriyor, banyo işini leğende hallediyorlardı. Artık alabildiğine özgürdüler! Yalnız, her sabah ve akşam 2 km yürüyor, jandarmaya imza vermeye gidiyorlardı. Ruhi türkü söylüyor, çalışıyor, keyfi yerinde. Konuklar kabul ediyoruz.

İş aramayı hiç bırakmadı. Kemal Aygün ona türkü söyletmemekte kararlıydı. Ama bir iş bulunması da şarttı. Sıdıka Su hamileydi. 1959 Nisanında Ilgın geliyordu. İsmi çok önceden konmuştu.

 

Etimesgut’tan bazen trenle, çoğu zaman da otostop yaparak Ankara’ya gelirlerdi. Ankara onlar için sürprizlerle doluydu. Kendilerini çok iyi karşılayacağını umdukları arkadaşları, son derece soğuk davranırken, hiç ummadıkları insanlardan sıcak ilgi görüyorlardı. Ruhi’yi operaya elbette kabul etmediler; ama o her gün operanın önünden yürüyerek geçmekten kendini alamıyordu. Bir heyecan yaşıyordu. Rastladığı arkadaşları ise konuşmazlar, selam bile vermezlerdi.

Beş yıl aradan sonra bir gece, Ruhi Su ilk kez bir tiyatroya gitti. Arthur Miller’in bir oyunuydu: “Satıcının Ölümü”. Oyun bittiğinde Ruhi Su öyle heyecanlanmıştı ki, oyuncuları kutlamak için kulise gitmek istedi. Ama ne yazık ki bu coşkusu çok kısa bir süre içinde derin bir hayal kırıklığına dönüşecekti. Önce Cüneyt Gökçer ile karşılaşmış, Cüneyt Gökçer, Ruhi Su’yu karşısında görünce neredeyse geri adım atacak olmuş. Ruhi Su ısrarla elini sıkmış ve kutlamış ama bir sanatçının bir sanatçıya reva gördüğü bu kaba ve duyarsız muamele onu çok kırmıştı. Ruhi Su, kendi kuşağı tarafından, siyasi kimliği dolayısıyla çoğu kez dışlanmakta, bunun acısını derinden duymaktaydı. Genç kuşak opera sanatçıları ise ona saygıda hiçbir zaman kusur etmemişlerdir.

 

İşsizlik devam ediyordu.. Mehmet Kemal yardım amacıyla bir basın balosu düzenlemek, bu baloda Ruhi Su’ya türkü söyletmek istedi. Ama Ankara valisi Kemal Aygün engelledi. Siz dedi, “Ruhi Su’nun itibarını iade etmek mi istiyorsunuz?”

O sıralar cezaevinden çıkan bazı arkadaşları, bir nakliye şirketi kurmuşlar, Ruhi Su ’ya sen de biraz para bul, ortak ol demişlerdi. Celal Cündoğlu bir miktar para vererek gene yardımcı oldu. Ama arkadaşları sözlerini tutmadılar. Yazıhanede oturması için anlaştıkları halde Ruhi Su’ya eşya taşıttılar. Ama iş, işti. Ruhi Su bundan hiç gocunmadan, sırtında eşya taşıyarak evine ekmek götürebiliyordu hiç olmazsa.

 

Emniyet nezaretinin son günleriydi. Atıf Yılmaz, Osman Karaca ve arkadaşları Ankara’ya gelmişlerdi. Ruhi Su’nun eşya taşıyor olması onları üzmüştü. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Cezanın bitiminde Atıf Yılmaz, “Karacaoğlan’ın Karasevdası” filmini çekecekti. Ruhi Su’yu  Adana’ya bu filmin müziği için çağırdı ve Ruhi Adana’ya Çığşar yaylasına giderek çalışmalara başladı. Türküler derledi. Karacaoğlan’a ait derlediği türküleri bu filmde söyledi. Bu film için koro oluşturdu. 40 gün Adana’da kaldı. EşiAnkara’da idi. Oğlu Ilgın 2 aylıktı. Ruhi Su film çekimi bitince, Taksim Gazinosunda sahneye çıkmak üzere İstanbul’a gitti. Bir ev kiralayarak, 2 Mart 1960 ‘daailesini yanına aldı.Bu tarihten sonra türkü söylemeyi kulüplerde sürdürecekti. 27 Mayıs devrimi kulüplerde yabancı sanatçı çalışmasını engellemiş, yerli sanatçılara olanak tanımıştı.Bu arada Yapı Kredi Bankası’ndan, Kazım Taşkent tarafından kendi adına bir kulüp kurması için bir teklif aldı. Ruhi Su, bunu yapamayacağını, ancak yine aynı bankanın düzenlediği halk oyunları şenliğine gelen ekiplerin müziklerini banda alıp, notaya aktararak bir arşiv oluşturabileceğini, böylelikle, bankanın da daha yararlı bir işe yatırım yapmış olacağını söyledi. Çalışmalara başladı. Beş yıl sürdü bu arşivleme. Notalar basıldı, bir kitap çıkacaktı. O ara, Ruhi Su  “Bitmeyen Yol” adlı filimde bir türkü söylemişti. “Serdari Halimiz Böyle N’olacak Kısa Çöp Uzundan Hakkın Alacak” Dünya gazetesinde, o dönemin ünlü fıkra yazarı Bedii Faik, “Kulaklara Kurşun Gibi Akan Ses” diye bir fıkra yazdı. “İş adamlarımız uyuyor mu?” diye Ruhi Su aleyhine bir kampanya başlattı. O sıralarda iktidara Demirel geçmişti. Kazım Taşkent, Ruhi Su’yu çağırdı. Bedii Faik’in yazısından sözetti; “Sen artık bütün aletleri ve notaları alıp, evinde çalışsan” gibi bir teklif getirdi. Ruhi Su bunu kabul etmedi. “Anlaşıldı. Siz yeni iktidara göre yeni adımlar atacaksınız” dedi ve her şeyi bırakarak çıkıp gitti. Neden sonra, bir de baktı ki beş yıl boyunca onca emek vererek derlediği, notaya aktardığı halk türküleri,  Yapı Kredi Bankası tarafından kitap olarak Sadi Yaver Ataman adıyla çıkarılmış.

İşte Ruhi Su, buna çok, ama çok sinirlendi. Sadi Yaver’e “ Bunu nasıl yapar, nasıl kabul edersin?” diye sordu. Sadi Yaver, “Haklısın bu senin emeğin. Ama böyle istediler” dedi. Bu sözleri mahkemede de tekrarladı ve Ruhi Su böylece davayı kazandı. Tazminat istememişti, ama ikinci baskı Ruhi Su adıyla çıkacaktı. Yapı ve Kredi Bankası ikinci baskıyı hiç yapmadı. Bu kitap, ölümünden üç yıl sonra, Ruhi Su imzasıyla, Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla çıktı.

 

Kültür ve sanat dünyamız; onurlu, inançlı ve ödünsüz kişiliğiyle örnek bir aydın portresi oluşturan, tüm engellemelere rağmen, yeteneği ve sanatının gücü ile adını ülkemiz sınırları dışında da duyuran bu çok değerli sanatçısını 20 Eylül 1985’te kaybetti. Hastalığına prostat kanseri teşhisi konulduktan sonra, 73 yaşındaki sanatçının yurtdışında tedavisi için girişimlerde bulunuldu. Ne var ki yetkililer, hiçbir gerekçe göstermeksizin, sanatçıya pasaport vermemekte direndiler. Ülkemizin ve tüm uygar ülkelerin aydınları, sanatçıları, bu insanlık dışı, anlamsız ve utanç verici direnişi kırmak için seferber oldular. Nihayet kapılar açıldı, Ruhi Su’nun tedavi amaçlı olarak ve yalnız bir defaya mahsus olmak üzere yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ama artık çok geçti. Ruhi Su artık ölüm yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Yaşamı boyunca hiçbir lütfundan yararlanmadığı devletin isteksizce lütfettiği bu pasaporttan da yararlanmadı... Yararlanamadı. Hastalığının adamakıllı ilerlediği ve kendisini güçsüz düşürdüğü günlere kadar sazını ve türkülerini bırakmayan Ruhi Su’nun adı çoktan ölümsüzleşti. Ama İsmail Cem’in dediği gibi: “Ona hasta yatağında bir pasaportu fazla görenlerin ismini duyanınız var mı?”

 

Yaşamı boyunca hiç yılmadı. Hapishanenin ağır koşulları, engellemeler, yasaklamalar, hiçbir şey Ruhi Su’yu türkü söylemekten, türküler üzerinde aralıksız düşünmekten, çalışmaktan, korolar oluşturarak türkülerini öğretmekten, olanak bulduğunda konserlerde, olanak verilmediği zaman da dost evlerinden, gece kulüplerine kadar, elverişli-elverişsiz her ortamda türkülerini söylemekten alıkoyamadı. Türkülerinin anlam ve içeriği, dünya görüşünü biçimlendirmekte, dünya görüşü, türkülerini seçip yorumlamakta belirleyici etken oldu. Halkla ilişkilerini sevgiyle besleyerek diri tuttu. Ne sanatından en küçük bir ödün verdi, ne de sağlam dünya görüşünden. Kendini sanatına, sanatını halkına adadı. Onunki, bir sanat işiydi, eğitimle, bilgiyle, kültürle, bilinçle bütünleşmiş bir söyleyişti. Bu söyleyişte, dünyaya ve insana bakış açısının önemi büyüktü.

 

Ruhi Su, yaşarken işini hep konserlerle, plaklarla, kasetlerle sürdürmüştü. Ölümünden sonra da kaset ve CD’leriyle sürdürüyor. Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı, 1997’den bu yana Ruhi Su adına, onun anısını canlı tutmak, müziğini ve dünyayı yorumlama biçimini, yeni kuşaklara anlatmak amacıyla etkin bir şekilde çalışmaktadır.

 

KAYNAK:/www.ruhisu.org.tr.

 

Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı
 

Vakfın Kuruluş çalışmaları 1996 Mayıs ayında başladı. Haziran 1996 tarihinde Ruhi Su Kültür ve Sanat Merkezi adı altında çalışma kararı alındı. Kültür Merkezi oluşumuna katkı sağlamak amacıyla Temmuz 1996’da Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda Edip Akbayram-Dostlar, Moğollar ve Ruhi Su Dostlar Korosunun katılımıyla bir konser düzenlendi. Binlerce Ruhi Su dostu, hem konsere aynı zamanda açmış olduğumuz bağış kampanyasına yoğun bir ilgiyle katıldı.

 

Ağustos 1996’da Beyoğlu Ayhan Işık sokaktaki bu günkü yerimizi kiraladık. Yaklaşık 3 ay süren yoğun bir tadilat ve düzenleme çalışmasını ardından, Kasım 1996’da binayı kullanıma uygun hale getirdik. Ruhi Su Dostlar Korosunun çalışmaya başlamasıyla rahat bir nefes aldık.

Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı, Ruhi Su’nun anısını canlı tutmak, yaşatmak ve sanat anlayışını geliştirip yaygınlaştırmak; yaşamı boyunca, sanatsal ve düşünsel anlamda oluşturduğu ilke ve değerleri doğrultusunda sanatsal, kültürel ve bilimsel çalışmalar yapmak; bu ilke ve değerleri geliştirici içeriğe sahip her türlü etkinliği teşvik etmek, desteklemek ve katkıda bulunmak amacıyla Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı 1997 Mart ayında Sıdıka Su ve Ilgın Su tarafından kuruldu ve tüzel kişiliğini kazandı.

Yönetim Kurulu Sıdıka Su, Ilgın Ruhi Su, Sönmez Targan

Mütevelli Heyeti: Sıdıka Su (Başkan), Ilgın Ruhi Su (Genel Sekreter ) , Nermin Aksın, Sönmez Targan, İrfan Ertel, Mustafa Atalay, Oktay Ekinci

 

Vakfımız amacına ulaşmak için çalışmalarını kesintisiz sürdürecektir.

1-Başta Ruhi Su olmak üzere kültür ve sanat adamlarının, yaşam ve çalışmalarıyla ilgili her türlü ürün, bilgi, belge, anı gibi belgeleri toplayarak arşivleyecektir.

2-Ruhi Su’nun 1975 yılında Dostlar Tiyatrosuyla birlikte kurduğu Dostlar Korosunu çalışmasını sağlamak, koronun etkinliğini sürdürmesi, gelişmesi ve en geniş anlamda kitlelere ulaşması için çalışacaktır.

3- Ülkemizin kültür ve sanatsal değerlerinden yararlanabilmek için bilimsel, estetik araştırmalar ve çalışmalar yapar ve yaptırır. Bunun için süreli araştırma birimleri kuracaktır.

 

Ruhi Su Arşivi: Ruhi Su’nun yayınlanmış ve ya yayınlanmamış bütün çalışmalarına bir araya getirmeyi amaçlıyoruz. Belge, yazı ve fotoğraflar üzerinde kapsamlı bir çalışma yapıp sistemli bir şekilde bilgisayara aktaracağız. Bütün türkülerini notaya alıp isteyenlerin bu çalışmalardan yararlanmasını sağlayacağız. Ayrıca kendi el yazısıyla bazı çalışmalarını ve özel eşyalarını vakıf binasında sergileyeceğiz ve sergiledik.

Şimdiye kadar sunduklarımız bizim gerçeklerimizdi, bir de hayallerimiz var elbette yeri geldikçe hayallerimizin gerçek olduğunu göreceksiniz.

Vakfımızın en önemli amaçlarından birisi de sivil toplum örgütleriyle çalışmak. Aynı amaç doğrultusunda olan vakıflarla birlikte olmak birlikte hareket edebilmektir. Örgütlü bir mücadele içinde Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı yerini almalıdır. Yeri geldikçe yerini almaktadır.

 

Sıdıka Su

Vakıf Başkanı

20/10/2006

Sıdıka Su'yu Kaybettik

Sıdıka Su yu kaybettik
Sıdıka Su'yu kaybettik
1 gün önce

Ruhi Su'nun eşi Sıdıka Su, hayatını kaybetti. Sıdıka Su, Ruhi Su Vakfı'nın kurucularındandı.

İSTANBUL - 18 Ekim Çarşamba günü yaşamını yitiren Sıdıka Su'nun cenazesi 20 Ekim Cuma günü ikindi namazını takiben Teşvikiye Camii'nden kaldırılacak.
1923 doğumlu Sıdıka Su, babasını kaybettikten sonra banka memuru ağabeyinin desteğiyle lise eğitimini Bursa'da aldı.

O günlerde hukuk eğitimi almayı düşünen Sıdıka Su'nun hayatını Bursa Cezaevi'nde görmeye gittiği şair Nazım Hikmet değiştirecekti. Şairle görüşmelerine sonraki yıllarda da devam eden Sıdıka Su, Ankara'da felsefe öğrenimi görmeye karar verdi.

Ankara Üniversitesi DTFC'deki yıllarında Ruhi Su ile tanıştı. O günlerde sanatçının kurduğu koroda çalışmaya başladı.

Türkülerin siyasetle yan yana yürüdüğü yıllarda Sıdıka Su, genç bir üniversiteli olarak Ruhi Su ile birlikte TKP'ye üye oldu. Ancak her ikisi de 1952 TKP Tevkifatı sırasında Ankara'da tutuklandılar.

Sıdıka Su 5 yıl boyunca Sultanahmet ve Harbiye Merkez Cezaevleri'nde yattı. Cezaevi yıllarının tek mutlu olayı Ruhi Su ile evlilikleri olacaktı. Nikah, ikisi de kelepçeliyken kıyıldı. Şahitleri Behice Boran ile Nevzat Hatko idi.


Cezaevi yıllarını dışarıdaki tecrit koşulları izledi. Önce Konya sonra Ankara'daki sürgün günlerinin ardından İstanbul'a döndüklerinde oğulları Ilgın doğdu.

Ruhi Su'yu kaybettiğimiz 1985 yılına kadar sanatçının zor yaşamında yanında olan Sıdıka Su o yıllardan sonra da Ruhi Su'nun bütün ses kayıtlarını ve arşivlerini özenle düzenledi.

1997'de kurulan Ruhi Su Vakfı'nın çalışkan kurucusu Sıdıka Su, geçirdiği kalp rahatsızlığına rağmen son gününe kadar güleryüzlü kişiliğini korudu.




Kaynak:Ntvmsnbc

18/10/2006

Şimdi SIKI durun!..

Sevgili Dostlar,

Yıl 1990. Altın Rehber'in yayımladığımız yıllar. Rehber'i yayımlayan, benim de yöneticileri arasında yer aldığım bu kurul, o dönemde bir kamuoyu yoklaması yaptırıyordu. Soru, bilinmeyen numaraların ücretli mi, ücretsim mi olduğuydu. Sonuç; yanılmıyorsam , yüzde seksenin üstünde bir oranda "ücretsiz" yanıtıyla karşılaşıyorlarmış. O günlerde durum böyleydi. Şimdi bilinmeyen numaraların ücretli olduğunu herkesin bildiğini sanmıyorum. Bilmediğimiz bir şey daha var. O da bu iletide yer alıyor. 

Bu numaralar;
110, 112, 121, 122, 123, 124, 126, 154, 155, 156, 158'i 
ararsanız ücretsiz
 
113, 153, 163, 166, 169, 174, 175, 176, 179, 180, 181'i
ararsanız 60 saniyede atacak bir kontur için 72.000 TL/Dak.

185, 186, 187, 188,! 189, 114, 117, 119, 130, 170,
171, 172, 173, 178,  182,  183, 184'ü
ararsanız, 15 saniyede atacak bir kontur için 288.000 TL/Dak.
 
Şimdi SIKI durun!..  

118'i ararsanız 8 saniyede bir atacak kontur için tam 540,000 TL/Dak.

133'ü ararsanız 3.6 saniyede atacak bir kontur için 1.200.000 TL/Dak.
Dikkat ederseniz bilinmeyen numaraları aradığınızda dakikalarca  bekletirler.

Sürekli olarak banttan " hatlarımız dolu bekleyin" talimatı verirler.

Türkiye'de bilinmeyen numaralari sormanın bu kadar pahalı olduğunu kim biliyor?

İnsanların bilgilenmek için kullandıkları ve dünyanın her yerinde ücretsiz olan
bu kamu yararına hatların fahiş fiyatlarda olması talimatını kim verdi?

Bu yazıdan sonra hala bilinmeyen numaraları aramak istiyorsanız, cebinize dikkat edin
Bilinmeyen numaralar için;

www.alo118.com kullanın

Aysen Özenc
(pedagog)

 

 

17/8/2006

7 Günde Sigarayı Bırakma Programı

Kendinizi 7 günlük programa hazırlayabilmeniz için aşağıdaki önerileri uygulayın:

     En çok ihtiyacınız olan şey içtiğiniz sigaraların adedi yazan bir listedir. Bu listeyi sigara paketinizin üzerine sağlamca yapıştırın. Her gün bu tip bir listeye ihtiyacınız olacak. Bu nedenle listenizi fotokopi ile çoğaltın ve yanınızda hazır bulundurun.

 

      Spor, sigaranın yerini tutabilecek en iyi şeydir. Spordan sonraki tatlı yorgunluk içindeki bir bedenle sigara içmek hiç de çekici gelmeyecektir. Bu nedenle içinizde step dansı ya da yoga öğrenmek, tenis oynamak veya koşmak için bir arzu duymuşsanız, şimdi bunu gerçekleştirmenin tam sırasıdır. Eğer bu etkinliklere sigarayı bırakmanın birinci günü başlarsanız çok daha iyi olur. Kendinize bir cimnastik kitabı alıp içindekileri evinizde kendi başınıza da uygulayabilirisiniz.

 

      Sigarayı bırakma gününden önceki gün içebildiğiniz kadar çok sigara içmek de yararlı olur. Birinci günden önceki gün üç paket ya da içebildiğiniz kadar fazla sigara için. Sigaranın yaratabileceği en berbat duruma düşün; yoğun duman içinde bir oda, acıyan bir boğaz, ağızda leş gibi nikotin tadı ve kıpkırmızı gözler.

 

  Sigarayı bırakmayı bir işkence gibi görmeyin. Sigara içmeyi biraktığınız ilk günler bir parça rahatsızlık duyabilirsiniz. Örneğin ciğerler temizlenmeye başladığı için birkaç gün öksürük şiddeti ve balgam artabilir. Eğer bu şikayetler sizi endişelendiriyor ise doktorunuza danışıp ayrıntılı bilgi alın.  

 

1.GÜN

  1. Sigarayı bırakmanızın temel nedenlerini bir liste halinde yazın. Bu listeyi gözünüze çarpacak heryere asın; banyo aynasına, buzdolabına veya televizyonun üstüne. Bir kopyasını da yanınızda taşıyıp iradenizin zayıfladığını hissettiğinizde cebinizden çıkarıp tekrar okuyun.
  2. Bütün sigara paketlerinizi atın.
  3. Yalnızca bir paket ve en sevmediğiniz sigarayı alın. Böylece sigaranıza zahmetsizce ulaşamayacak ve içtiğinizde beklediğiniz zevki alamayacaksınız. Normalde içtiğinizden daha düşük nikotin ve katran içeren bir markayı seçmeniz vücudunuzun nikotinsiz günlere daha kolay adapte olmasını sağlar.
  4. İçtiğiniz sigara miktarını gösteren listeyi paketinizin üzerine yapıştırın. İçtiğiniz her sigarayı yakmadan önce kaydetmeyi ve numaralandırmayı unutmayın. Böylece kısa süre sonra günde ne kadar sigara içtiğiniz konusunda bir fikriniz olacaktır. "1" numaralı sigara, onu içmeden yapamayacağınız sigara, "2" numaralı sigara çok istediğiniz ancak birinci kadar dayanılmaz olmayan ve "3" numaralı sigara onu içmeden de yaşayabileceğiniz sigaradır. Sigaranın yanına zamanı ve onu içerken içinde bulunduğunuz durumu da yazın. Örneğin otobüs ya da önemli bir telefon beklerken veya sıkıntılı ve endişeli olduğunuz bir zaman gibi. Canınız her sigara içmek istediğinde, bu liste doldurma işini eksiksiz yapmayı ihmal etmeyin. Kül tablalarınızı temizlemeyin. Kül tablanızın bir süre sonra ağzına kadar dolduğunda ortaya çıkan iğrenç tabloyu gözlerinizle görün.

2.GÜN

  1. Bugün "3" nolu sigarayı içmeyeceksiniz ve kendinizi numaralandırma hataları yaparak kandırmayacaksınız.
  2. Sigara, tiryakinin ağzını meşgul eder. Bunun bir başka yolu da şekersiz sakız çiğnemektir. Yanınızda her zaman sakız bulundurun. Bunun yerine şekerleme ve meyva suyu da yiyip içebilirsiniz. Birçok kişi kilo almaktan korktuğu için sigarayı bırakmadığını söylemektedir. Eğer planlı ve dengeli yerseniz şişmanlamazsınız. Sigara yakma alışkanlığınız varsa yemeğiniz bittiği an da sofradan kalkın ve 5 dakikalık kısa bir yürüyüşe çıkın. Duman yerine ciğerlerinize dolan temiz hava yemeğin tadını daha iyi çıkarmanıza yardımcı olacaktır.

3.GÜN

  1. "3" numaralı sigaraları içmemek çok da kötü bir işkence sayılmazmış. Bugün belki "2" numarayı bile içmeyebilirsiniz. İçtiğiniz sigaraları listenize kaydetmeyi unutmayın. Her sigaradan önce kendinize "bu sigarayı gerçekten istiyor muyum? " sorusunu sorun.
  2. Sigara içmek yerine derin nefes alıp verme egzersizi yapmayı deneyin. Rahatlayın iki ya da üç kez derin nefes alıp verin. Kendinizi gerçekten daha iyi hissedeceksiniz. Bu egzersiz, sigara içmeme kararınızı destekleyecektir.
  3. Sigara içmeden durabileceğiniz belli bir süre belirleyin. Örneğin günün en fazla sigara içtiğiniz döneminde sigara içmeden en fazla ne kadar dayanabileceğinizi ölçün. Günün ilk sigarasını içmeyi mümkün olduğu kadar geciktirin. Eğer çok tiryaki iseniz en az bir saat, ortalama sigara içen biriyseniz iki saat ve az sigara içen biri iseniz yarım gün sigara içmemeyi deneyin. Unutmayın ki otobüs ya da tiyatro gibi sigara içmenin yasak olduğu yerlerde kendinize hakim olabiliyorsunuz.
  4. Sigara markanızı değiştirme zamanı geldi. Artık daha düşük katran ve nikotin içeren bir sigara alıp tütünün vücudunuza verdiği zararı daha da azaltabilirsiniz.

4.GÜN

  1. Bugün "2" numaralı sigarayı bırakıyorsunuz. Gerçekçi olun. Yalnızca gerçekten ihtiyacınız olan "1" numaralı sigarayı gerçekten ihtiyacınız olduğu bir anda için.
  2. Şimdi biraz rahatlıyoruz. Gidip gerçekten sevdiğiniz ne varsa yiyin. Paranızı biftek, ananas, karides gibi şeylere harcayın. Özellikle çok sevdiğiniz bir yiyeceği bol bol yiyin. Ama kilo probleminiz varsa tatlı konusunda biraz dikkatli olun.
  3. Genellikle sigara içtiğiniz bir ortam seçin. Bir kokteyl ya da sigara dumanına boğulmuş bir toplantı odası ve bu ortamda bulunduğunuz süre içinde hiç sigara içmeyin. Eğer kendi sınırlarınızı kendiniz belirlerseniz, bunlara uymak o kadar da zor olmaz.
  4. Çakmak ve kibritlerinizi atın. Sigaranızı yakmak için ateş aranmanız, size ne yapmak üzere olduğunuzu ve kaç sigara içtiğinizi düşünmek için kolaylık sağlayacaktır.

5.GÜN

  1. Artık sigara almayın. İçtiğiniz sigara listesini yanınızda taşıyın ve kaydetmeye devam edin. Bugün sadece "1" numaralı sigarayı içeceksiniz unutmayın.
  2. Bugün arkadaşlarınıza sigarayı bıraktığınızı söyleyin. Onlardan özellikle de içmeyenlerden büyük destek göreceksiniz. Kararınızı tanıdıklarınıza açmanız bu kararı daha da kesinleştirir.
  3. Kül tablalarınızı dökmemenizi istemiştik. Şimdi onları kullanmanızın zamanı geldi. Bütün kültablalarınızdaki kül ve izmaritleri bir kavanoza doldurup üstüne biraz su ekleyin. Bu kavanozu sürekli elinizin altında bulundurun ve canınız sigara içmek istediğinde kapağını açıp biraz koklayın. Canınız hala sigara içmek istiyor mu?
  4. Bu akşam kül tablalarınızı yıkayıp dolabın üst raflarına kaldırın. Yarın hiç sigara içmeyeceğiniz için onlara hiç ihtiyacınız olmayacak.

6.GÜN

  1. 24 saat hiç sigara içmeyin.
  2. Sigara içmenin yasak olduğu yerlere gidin. Müzeleri ya da sigara içmeyen arkadaşlarınızı ziyaret edin, sinemaya gidin, üst üste film seyredin.
  3. Alkollü içeceklerden uzak durun. Alkol ve sigara birlikte iyi gider. Alkol ayrıca iradenizi ve direncinizi de zayıflatır.

7.GÜN

24 saat daha sigara içmeyin.

Bu hafta içmediğiniz sigaralardan kalan parayla kendi kendinize özel bir tasarruf hesabı açın. Bir yıl boyunca her hafta bu hesaba aynı miktarda para yatırın. Yıl sonunda tahmin edeceğinizden çok daha fazla para birikmiş olduğunu göreceksiniz. Bu parayla çok isteyipte alamadığınız bir şey alın.

Sigarayı bırakmaya bağlı depresyon ya da fiziksel semptomlar hissederseniz doktorunuza başvurup yardım isteyin.

İnsan olduğunuzu unutmayın. İradeniz kırılıp bir sigara içerseniz hemen umutsuzluğa kapılmayın. Sigarayı bırakma nedenlerinizi tekrar okuyun ve yeni nedenler varsa ekleyin. Sizin üzerinizde en etkili olan tekniği deneyimlerinizle bulacaksınız. Bulduğunuz teknikleri uygulamaya devam edin. Zorlanmadığınızı hissettiğiniz günün programına geri dönün. Devam edin. Bırakabilirsiniz ve bırakacaksınız.

 

ZAFER GÜNÜ

Artık siz de sigara içmeyenlerdensiniz. Neden bir parti verip bunu kutlamıyorsunuz? Size, sigarayı bırakmanız konusunda destek veren tüm dostlarınızı çağırıp, bunu birlikte kutlayın.
 

kaynak:tr.net sağlık

 SİGARA ALIŞKANLIĞI…

Dünyada 1.3 milyar kişinin sigara içtiği tahmin edilmektedir ve bu içicilerin %84’ü ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. 2025 yılında bu sayının 1.7 milyarı aşacağı öngörülmektedir. Ülkemizde ise sigara içen kişi sayısı 17 milyon olup çocuk yaş grubu dışındaki erkeklerin yarıdan fazlası, kadınların ise %30’u sigara içmektedir.

SİGARA DUMANINDAKİ ZARALI MADDELER…

 

Sigarada 4000’den fazla kanserojen yada iritan madde mevcuttur. Bu maddelere katran, bütan,  DDT (böcek ilacı), siyanür (binen etkin zehirlerdendir), arsenik, CO (egzos gazı) sadece birkaç örnektir. Nikotin ise bağımlılık yapıcı maddedir.

 

SİGARANIN NEDEN OLDUĞU HASTALIKLAR…

 

Sigara ve diğer tütün ürünleri başta akciğer kanseri olmak üzere ağız, gırtlak, yutak, yemek borusu, mide, bağırsak, böbrek, idrar ve üreme organları kanserlerine neden olur. Akciğer kanseri dünyada kanser ölümleri arasında birinci sırada yer almaktadır.

Bunların yanında kalp ve damar hastalıkları, inme (felç), enfeksiyonlara ve alerjiye duyarlılık, genetik bozukluklar, cinsel fonksiyon kaybı, hamilelik döneminde erken doğum, düşük ve bebekte gelişme geriliği gibi birçok sağlık sorununda sigara başlıca etmendir.

Bedensel sağlık sorunlarının yanı sıra iş ve trafik kazaları, kötü koku ve renk, çevre kirliliği, sosyal dışlanma, yangın ve ekonomik kayıp gibi etkileri de unutulmamalıdır.

       SİGARAYI BIRAKMAKLA NELER KAZANILIR

                               Sigarayı bırakma sonrasında:

20. dakika: Kalp atım hızı düşer.

12. saat: Kandaki karbonmonoksit düzeyi normale iner.

2 hafta – 3 ay sonra: solunum ve dolaşım fonksiyonları iyileleşir.

1 – 9 ay sonra: Öksürük, nefes darlığı düzelir. Balgamı temizleme fonksiyonu düzelir. Enfeksiyon riski azalır.

1 yıl sonra: Koroner kalp hastalığı riski sigara içenlere göre yarı yarıya azalır.

5 yıl sonra: Felç riski sigara içmeyenler düzeyine geriler.

10 yıl sonra: Akciğer kanserinden ölüm oranı  sigara içenlere göre yarı yarıya azalır, diğer organ kanserlerinde risk azalır.

15 yıl sonra: Kalp hastalığı riski sigara içmeyenler düzeyine iner.

Hastalıklardan korunmanın yanı sıra estetik ve yaşam kalitesindeki katkıları sigarayı bırakmanın hemen sonrasında fark edilir düzeydir:

Ağız tadında düzelme

Koku almada normale dönüş

  • Yürüyüş, merdiven çıkma gibi günlük aktivitelerde rahatlık hissi
  • Sigaraya bağlı gelişen çilt bozulması, diş ve tırnaklarda sararma, kötü ağız kokusu gibi istenmeyen etkilerin kaybolması
  • Kişisel giyim eşyaları ve ev-iş ortamındaki sinmiş sigara kokusunun kaybolması

BİR BAĞIMLILIK OLARAK SİGARA…

          Sigara içme alışkanlığı tıbbi anlamda bir “bağımlılık” olarak kabul edilmektedir. Sigarada bağımlılığa yol açan madde nikotindir. Nikotin bağımlılık yapıcı psikoaktif bir ilaçtır. Kandaki düzeyi azaldıkça yoksunluk belirtileri (huzursuzluk, depresyon, konsantrasyon güçlüğü, el-göz koordinasyonunda bozulma) ortaya çıkar ve bu etkiler nedeniyle sigara içimi bağımlılık düzeyinde devam eder. Tıbbi (ilaç ve psikolojik destek) tedavi ve takip, sigara bırakma sürecinde yoksunluk belirtileri ile mücadeleyi ve sigara içmemenin sürdürülmesine yöneliktir.

  

                                  SİGARA BIRAKMA…

 

Sigara içme alışkanlığından kurtulma, diğer bağımlıklarda olduğu gibi, tamamen kişisel çabalarla başarılabileceği gibi, başta kişinin karalılığı ile birlikte profesyonel yardım ve ekip çalışması ile daha etkin biçimde sağlanabilir. Mark Twain’in “Sigarayı bırakmak çok kolaydır, ben binlerce kez başardım!” sözünden yola çıkarak  bu sürecin kararlı kişilerle birlikte sigara bırakma polikliniklerinde daha yüksek başarı oranları ile sağlanabildiği bilimsel verilerle gösterilmiştir.
Sigara bırakma polikliniğimiz uzman hekim tarafından yürütülmekte olup ekip çalışmasında psikolog ve diyetisyen desteği mevcuttur. Ön görüşmeyi takiben ilk
görüşmede; hastaların özgeçmişleri, sigara öyküleri sorgulanıp genel muayeneleri yapıldıktan sonra sigaranın zararları ve bırakma ile elde edecekleri kazanımlara dair ayrıntılı bilgilendirme yapılır. Yapılan testler ile bağımlılık dereceleri saptanarak tedavi planı yapılır ve sigarayı bırakma günü tayin edilir. Kan tetkikleri, EKG, akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testleri ile birlikte ikinci görüşme için yaklaşık bir hafta sonraya randevu verilir. İkinci görüşmede; ilk randevuda istenmiş olan tetkikler değerlendirilir. Sigarayı bıraktıktan sonra içme isteği olduğunda bununla nasıl başa çıkılacağı planlanır. Diğer görüşmeler ilk ay haftada bir, ikinci ay 15 günde bir, altıncı aya kadar ayda bir, daha sonra iki ayda bir olmak üzere bir yıla tamamlanır. Sigara içmeden bir yılı dolduran hastalar sigarayı bırakmış olarak kabul edilir. Bir yıldan sonra ise 3 ayda bir görüşmeler devam eder. Her görüşmede hastaların nefeslerindeki karbonmonoksit düzeyleri ölçülerek somut verilerle izlem sağlanır. Periyodik görüşme ve muayeneler dışındaki zamanlarda da erişim sağlamak ve gerekirse program dışı görüşme mümkündür.

 

SONUÇ…
Sonuç olarak sigara alışkanlığı tedavi edilebilir bir hastalık olarak kabul edilmelidir. Her sağlık sorununda olduğu gibi bu alışkanlığın hiç edinilmemesi için eğitim kurumları, sağlık kuruluşları ve medya aracılığıyla bilinçlendirme, koruyucu sağlık hizmeti boyutu ile desteklenmelidir ve en etkin yöntem de budur. Sigara bağımlılığı gelişmiş kişilerde ise en kısa sürede bu bağımlılıktan kurtulmak için sigara bırakma polikliniklerinden yardım almak yararlı olacaktır.

 

« Önceki ::
Sivas için Son Hava Durumu Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü
Kaynak: http://www.meteor.gov.tr ....
.... ...